Siz de sık sık çevrenizden, özellikle de ailenizden şu sözleri duymuşsunuzdur:
“Bu yaşlara bir daha gelmeyeceksin, kıymetini bil. Vaktini iyi kullan, mutlu ol. Üzüldün mü? Hemen iyi hissettirecek bir şeyler yap. Bak arkadaşlarına, onlar ne kadar mutlu! Kendini geliştir, dil öğren, acele et, zaman tükeniyor, yaşın geçiyor. Bak, yaşıtların hayatlarını kurdu, onlara yetiş! Tik tak, tik tak…”
Bu sözler, farkında olmadan üzerimizde büyük bir “mutluluk baskısı” yaratıyor.
Üstelik bu sadece bireysel değil; kültürel ve toplumsal bir baskıya dönüşüyor.
Ve elbette, bu baskının tuzu biberi Instagram oluyor.
Evlenen arkadaşlarınıza, iş yerinden paylaşımlar yapanlara, gezilerden mutlu anlarını sergileyenlere bakarsınız.
Sonra dönüp kendi hayatınızı sorgularsınız ve kendinize şu soruyu sorarsınız: “Ben nerede hata yaptım?”
“Onlar bu kadar kolay ilerlerken ben neden yerimde sayıyormuşum gibi hissediyorum?
Sanki herkesin hayatı kolay, bir tek benimki zormuş gibi geliyor.”
diye düşünürsünüz.
Halbuki elinizden geleni yapıyorsunuzdur, ama anca bir arpa boyu yol almış gibi hissedersiniz.
Bu noktada, son dönemde sıkça konuşulan ördek sendromu (duck syndrome) kavramı ile ilişkili olduğunu öğrendim.
Gelin, bu kavramın mutluluk baskısı ve sosyal medya ile olan ilişkisini inceleyelim.
Nedir Bu Ördek Sendromu?
İlk olarak Stanford Üniversitesi’nde ortaya atılan bu sendrom, ördeklerin suyun üzerinde sanki kayarcasına huzurlu bir şekilde süzülmesi fikrinden doğmuştur.
Oysa suyun altında, görünmeyen bir yerde, ayakları durmadan çırpınır.
“Ördek sendromu” terimi, öğrencilerin sıkıntı, stres, depresyon veya kendinden şüphe duyma gibi duyguları bastırırken dışarıya sakin görünme eğilimlerini tanımlamak için kullanılır.
Bazı insanların hayatları buna benzer. Dışarıdan sakin ve soğukkanlı görünebilirler, ancak içlerinde sayısız kaygıyla mücadele ederler. Sendrom, bu durumlardaki benzerlikler nedeniyle ördeklerden esinlenerek adlandırılmıştır [1]
Sosyal medyada yansıyan mutlu, huzurlu görüntülerin perde arkasında sorunlu hayatlar vardır; bunlar görünmez [2] . Mücadele veya çaba gerektirmeyen başarı izlenimi, kullanıcıların hayatlarını istedikleri şekilde temsil etmek için özenle seçilmiş görseller paylaşmalarına olanak tanır.
Örneğin, öğrenciler kütüphanede geçirdikleri uzun saatlerin veya aldıkları ret mektuplarının fotoğraflarını paylaşmak yerine, filtrelenmiş seyahat fotoğrafları veya arkadaşlarıyla sosyalleşirken çekilmiş fotoğraflarını paylaşmayı tercih ederler. Bu durum, sosyal medyada arkadaşlarının başarılarını sürekli gören öğrencilerde, tek başına mücadele eden kişinin kendileri olduğunu düşünme eğilimini artırabilir.
Ördek sendromuyla ilişkili belirtiler arasında, diğer herkesin kendinden daha iyi durumda olduğu hissi veya başkalarının performansını değerlendirdiğini düşünme yer alır. İnsanlar genellikle sosyal medyada yalnızca en mutlu anlarını paylaşır ve bunları görenler kıskançlık duyabilir, kendi hayatlarını sorgulamaya başlayabilir.
Modern yaşam, okul, iş, aile ve boş zaman gibi alanlar arasında sürekli kararlar almamızı gerektirir. Zaman ve enerjimizi bu alanlar arasında nasıl dağıttığımız, uğraştığımız faaliyetler ve elde ettiğimiz ödüller hem ruhsal hem de fiziksel sağlığımızı etkiler. [3]
Tıpkı göldeki ördek gibi, herkesin “zarifçe süzüldüğünü” sanıyoruz. Ama perde arkasında çoğu kişi var gücüyle çırpınıyor.
Tıpkı göldeki ördek gibi, herkesin “zarifçe süzüldüğünü” sanıyoruz. Ama perde arkasında çoğu kişi var gücüyle çırpınıyor. Bu durum hem bireysel hem toplumsal açıdan tehlikeli bir ikiyüzlülük yaratıyor. Başkalarının zahmetsiz başarılarını gördükçe kendi zorluklarımızı anormal sanıyor ve kendimizi baskı altına alıyoruz. Oysa gerçekte hepimiz suyun altında aynı mücadeleleri veriyoruz.
Gerçek iyileşme, “yüzen ördek” olmaktan çıkıp şeffaflık ve kırılganlığı kucaklamaktan geçiyor. Sosyal medyada paylaştığımız kadar, perde arkasındaki gerçek emeklerimizi de normalleştirmeliyiz. Çünkü sadece başarıların değil, çabaların da görünür olduğu bir kültür, daha sağlıklı ve insancıl bir toplumu mümkün kılar. [4]
Mutluluk Baskısı: Hep İyi Görünmek Zorunda Mıyız?
Toplum, yirmili yaşları romantize ediyor; “hayatının en güzel yılları” gibi sözleri sıkça duyuyoruz. Oysa bu yaşlar, bu baskıya rağmen çok stresli, kaygılı, kafa karışıklığı ve karmaşık bir dönem. Ben de gençliğimi, yirmili yaşların böyle romantize edildiği cümleleri duyarak geçirdim. Hayatımın her anının eğlenceli, verimli, güzel, coşkulu ve dolu dolu olması gerektiğini düşünerek kararlar almaya çalıştım. Çünkü bu yaşlara bir daha gelemeyeceksem, sürekli mutlu olmalı ve eğlenmeliydim.
Ama hayat elbette böyle işlemiyor. Yaş aldıkça sorumluluklar da artıyor; enerjini ailen, derslerin, işin, arkadaşların ve kendin arasında paylaştırman gerekiyor. Üstelik biz kızlar için erken yaşta yüklenen yemek, bulaşık, çamaşır ve temizlik gibi “görünmeyen emekleri” de unutmamak lazım.
Sürekli mutlu olma hali ya da “bu en güzel zamanların verimli kullan” baskısı bende stres yaratmaya başladı. Çünkü arka planda olan siyasi çekişmeler, hayat pahalılığı, gelecek kaygısı, ev içi sorumluluklar ve kendini geliştirme çabaları arasında nasıl sürekli iyi hissedebilirdim ki?
Yirmili yaşlar zaten başlı başına karmaşık ve zorken, bir de “verimli olmalısın, mutlu olmalısın, eğlenmelisin, hayatı kaçırma, değerini bil” cümleleri psikolojimizi iyice bozuyor. Bu cümleler, hissettiğim acıya, kaygıya, üzüntüye ve depresyona gereksizmiş gibi bakmama, zamanımı boşa harcıyormuşum gibi hissetmeme sebep oluyordu.
Oysa bunları yaşamak çok insanca. Genç olmak zor, hayat zor, ekonomik şartlar tüm Türk gençlerini zorluyor. Bir de buna “yaşının kıymetini bil, daha verimli ol” safsataları eklenince toplumsal baskı üstümüze çöküyor, tam anlamıyla “hoşgeldin FOMO” durumu oluyor.
Ne toplumdan ne de ebeveynlerden şunu duyuyorsun: “Ağlaman, üzülmen, zorlanman ve kafanın karışık olması gayet normal.” Yirmili yaşlar yeterince zor ve sürekli seçim yapmak zorundasın. Duygularını bastırma; çıkışların kadar inişlerin de olacak. Sadece kendi yoluna bak; başkalarının yoluna bakıp kendi haritanı çizme. Olumlu duygular kadar olumsuz duyguları da yaşamalısın ki olgunlaşabilesin.
Ben de isterim mutlu olmak, gezmek, eğlenmek. Ama hayat bu kadar zorken ve sorumluluklarımın altında ezilirken bunu nasıl yapabilirdim ki?
Bir de yirmili yaşlarımla ilgili en nefret ettiğim şeylerden biri de sürekli seçim yapmam gerektiği. Meslek sahibi oldun mu? Olduysan hangi meslek? Evlendin mi? Evlenmediysen artık evlen, yaşın geçiyor. Arkadaşlarınla dışarı çık, hobi edin, dil öğren, daha fazla kitap oku, evin işini yap, bakımlı ol. Arkadaşlarının çocuğu var, senin neden yok? Sürekli bir soru yağmuru ve baskı altında olmak çok yorucu…
Lütfen artık biri benim yerime seçim yapabilir mi? Hayır, çünkü yaptığım seçimleri de beğenmiyorsunuz. Beni rahat bırakın diye bağırmak istiyorum bazen…
“Benim Hayatım Neden Daha Sıradan Görünüyor?” – Sosyal medyanın günlük hayata bakışımızı çarpıtması.
“Mutluluk” ve “iyi hissetme hâli” çağımızın en çok pazarlanan ürünü. Sosyal medyada dolaşırken herkesin yüzünde bir gülümseme, tatillerde parlayan kareler, başarı hikâyeleriyle dolu sayfalar görüyoruz. Sanki mutsuzluğa yer yokmuş gibi…
Ama içimizden bir ses fısıldıyor: “Ben neden böyle hissetmiyorum?”
Hayatım için elimden geleni yapıyorum, çabalıyorum. Ancak yine de kaygı, üzüntü, depresyon gibi olumsuz duyguları hissettiğimde kendimi suçlu hissediyorum. Kendi kendime “Hayır, bu duyguları yaşamamalısın. Gençsin, bu yaşlarını böyle mi heba edeceksin?” diye düşünüyorum.
Yaşıtlarım hiç mi üzülmüyor? Sosyal medyadaki o şaşalı hayatlara baktığımda, sanki her şey onlar için kolay ve basitmiş gibi geliyor bana. Peki ben neden böyleyim? Olumsuz duygular hissettiğimde, bunları bastırma eğiliminde olurdum — ki bunun sonuçları her zaman kötü olurdu. Bu duygularla karşılaştığımda, gençliğimi ve zamanımı boşa harcıyormuşum gibi hissederdim.
Onlara baktıkça kendi hayatımın çok sıradan olduğunu düşünürdüm. Sanki insanların günlük rutini çok daha şaşalı, benimki ise sade ve önemsizmiş gibi gelirdi. Oysa biraz düşününce şunu fark ettim: Hayatın kendisi, sıradan anların toplamıydı. Kimse her gününü tatillerle, başarılarla, sürprizlerle doldurmuyordu. Sadece kimileri onları süsleyip parlatıyor, kimileri ise olduğu gibi yaşıyordu. Benim “sıradan” dediğim şey, aslında gerçek hayatın ta kendisiydi.
Herkes sabah kalkıp işe ya da okula gidiyor; biraz mola, sonra yine iş, yine okul… Fırsat buldukça sevdiğimiz insanlarla çay ya da kahve içmeye gidiyoruz. Sonra eve dönüş, yemek yemek, ailemizle vakit geçirmek ve günün kapanışı… Sonra yine aynı döngü. Bu durum çoğumuz için geçerli.
Ancak sosyal medya, gündelik hayatımıza bakışımızı çarpıtıyor. Sanki herkesin hayatı bizden daha güzel, daha doluymuş gibi hissediyoruz. Oysa unuttuğumuz bir şey var: Birçoğumuz aynı şekilde yaşıyoruz. Sosyal medyadaki süslenmiş vitrinlere kanıp sıradanlığın getirdiği huzuru kaçırmayalım. Unutmayın, sıradanlık bir nimettir. Bunu Maraş depreminde gördük. Rutinlerimiz, bize verilen birer nimettir.
Görünmez Emeğin Sosyal Medyada Yer Bulmaması
Ancak bunların arkasında görünmez bir emek vardı. Annem çalıştığı için ev içi sorumluluklar bana düşüyordu. Fakat insanlar bunu görmüyordu. “Kadın” olduğum için bu işleri benim doğal görevim olarak kabul ediyorlardı. Yani kariyerim için çabalamam takdir edilirken, ev işlerini yaptığımda bu sadece yapmam gereken bir görevmiş gibi görülüyor, önemsizleştiriliyordu.
Oysa görünmeyen bu emek, zamanımı, enerjimi ve bazen de kendime ayırabileceğim alanı sessizce tüketiyordu. Her şeye yetişmeye çalışıyor, ama hiçbir yerden tam anlamıyla takdir görmüyordum. Sosyal medyaya baktığımda ise sanki kimsenin böyle sorumlulukları yokmuş, herkes hayatını kusursuz bir dengeyle yaşıyormuş gibi görünüyordu.
O anlarda kendimi yalnız hissediyordum. Bir ben çırpınıyormuşum gibi… Oysa eminim ki benim gibi hisseden, görünmeyen emeğiyle sessizce ayakta duran binlerce kadın var. Ama kimse onların yorgunluğunu, sessizliğini ya da yükünü konuşmuyor. Çünkü toplum hâlâ kadının emeğini “doğal görev” olarak tanımlıyor.
Tıpkı sosyal medyada güçlü ve mutlu görünümler paylaşılırken kırılganlıkların perde arkasında kalması gibi, bu durum da toplumsal algının görünmez çabayı ve zorlukları nasıl göz ardı ettiğini gösteriyor.
Onların sandığının aksine, ev içi sorumluluklar düşündüklerinden çok daha fazla vaktimi alıyordu. Yani öyle bir-iki saatte biten şeyler değildi. Keşke erkeklerimize de öğretsek bunları; kendi çamaşırlarını katlamanın, kendi yemeğini yapmanın kadının değil, bireyin kendi sorumluluğu olduğunu… Belki o zaman biz kadınlar için hayat daha adil olurdu. Kariyerimize daha çok odaklanabilir, kendimize zaman ayırabilir, huşu içinde bir kitabı okuyabilir ya da gerçekten dinlenebilirdik. Zihnimizin arka planında sürekli dönen bir “yapılacaklar listesiyle” yaşamak zorunda kalmazdık.
Tarihte neden bu kadar çok “erkek” bilim insanı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Çünkü onların arkasını toplayan hep bir “kadın” vardı. Olmasa bile, erkeklerin kendi arkalarını toplamamaları normal karşılanıyordu. Neden? Çünkü erkek dağınık olabilir, ama bir kadının evi dağınık bırakması affedilemezdi. Kadın, her koşulda düzenli ve sorumlu olmalıydı; çünkü toplum ona bunu öğretti.
Ergenliğimde akrabalarımın bana söylediği “Sen kız çocuğusun, evin işlerini yapmalısın, temiz olmalısın.” gibi cümleler hâlâ zihnimde yankılanıyor. Oysa bu cümlelerin ağırlığı, zamanla içimde sessiz bir tükenmişliğe dönüştü.
Ve işte ben, bu dengenin arasında sıkışmış, her şeye yetişmeye çalışan, günün sonunda tükenen bir genç oluyordum.
Sonuç: Mutlu Görünmek mi, Huzurlu Olmak Mı?
Ördek sendromu yalnızca üniversite öğrencileriyle sınırlı değildir. Aslında bu sendromun en büyük sahnesi sosyal medyadır. Parıltılı görünen hayatlara kanarken, kendi yaşamlarımızı ne kadar kolay yargıladığımızı hiç fark ettiniz mi? Hepimiz bir şekilde bu sendromun etkisi altındayız.
Modern dünya bize sürekli “iyi hissetme hâli”ni dayatıyor. Üzgün müsün? Hemen seni mutlu edecek bir şey yapmalısın. Kötü mü hissediyorsun? O zaman arkadaşlarının yanına gidip gülümsemelisin, mutlu görünmelisin. Sanki mutsuzluk, öfke ya da yorgunluk birer hata gibi…
Oysa bu dünya bize olumsuz duyguları bastırmayı öğütlerken, aslında insan olmanın doğallığını elimizden alıyor.
Gerçek şu ki; bütün duygular geçicidir. Mutluluk, huzur, öfke, üzüntü, kaygı… Hepsi gelir ve geçer. Bu yüzden sürekli “iyi hissetme” çabası, bizi yaşamın doğal akışından uzaklaştırıyor. Bazen kötü hissetmek de insan olmanın bir parçasıdır.
Olumlu duygulara da gelip geçici bir durum gözüyle bakarsak, bizi yoran olumsuz duyguları hissettiğimizde belki bu duyguları bastırmak yerine kabullenmeyi tercih edebiliriz.
Yapılan bir çalışmaya göre bireyler, dünyanın zorluk derecesi hakkında doğrudan bilgiye sahip olmadıkları için, akranlarının başarılarını ve çabalarını gözlemleyerek kendi kararlarını veriyorlar. Ancak hepimizin hayatı bir değil; arka plandaki görünmez emek, yani ev içi sorumluluklar, göz ardı edildiğinde tükenmişliğe kadar gidiyor.
Hem kariyer inşa etmeye çalışmak hem de ev içi sorumlulukları yerine getirmek hiç gerçekçi bir senaryo değil. Uzun vadede bu durum, ruhsal ve psikolojik olarak bireylere zarar veriyor. Ev içi sorumlulukların değer görmemesi, kariyer, arkadaşlar, aile ilişkileri ve boş zaman arasında denge kurma çabasını daha da zorlaştırıyor; uzun vadede insanı yıpratıp tüketiyor.
Yani biz, sosyal medyaya bakarak hayatımızın nasıl olması gerektiğine karar veriyoruz. Ancak insanlar yaşadıkları olumsuz deneyimleri paylaşmadığı için, kendi hayatımızı “sıradan” sanıyoruz. Bu durum ördek sendromuna yol açıyor; hissettiğimiz duyguları ve karşılaştığımız zorlukları anormal sanıyoruz. Halbuki hepimiz perde arkasında mücadele veriyoruz.
Sosyal medya için fotoğraf çekmeyin, sosyal medya için gezmeyin, oradaki beğeniler ve yorumlar için kendinize bir zincir takmayın. Sizi ne huzurlu hissettiriyor? Bana göre, sadece mutluluk değil, huzur hissetmek çok daha değerli.
Velhasılkelam, sözün özü: Başkalarının “parıltılı vitrinlerine” bakıp ördek olmayın 🙂 Hepimiz bir şeyler için mücadele ediyoruz. Toplumun yirmili yaşları romantize etmesini kulak ardı edin. Çünkü gerçekler hiç de öyle değil. Çoğumuz yolumuzu kaybetmiş, kafası karışık, hayatımız için elimizden geleni yapan gençleriz. Maddi koşullar, olumsuz duygudurumlar, ilişkiler ve hayatın zorlu koşulları bizi yoruyor ve yıpratıyor. Ama tüm bunlara rağmen elimizden geleni yapmak bile bir başarıdır; kendinizle gurur duymalısınız. Önemli olan sonuç değil, sürecin kendisi değil midir? Biz de o yolculukta elimizden geleni yapıyoruz. Vitrinlere kanıp kendimizi depresyona sokmayalım lütfen 🙂
Yirmili yaşlar, genç olmak elbette güzel, ama bu yorulmadığımız anlamına gelmiyor. Genç olduğumuz için dinlenmeye hakkımız yok muydu? Üzülemez miydik? Belki sadece bir gün boyunca yatağımızda yatıp tembellik etme hakkımız yok muydu? Ya da sadece arkamızdan kimse kovalamıyormuş gibi huzur içinde yavaşça bir kitap okuma hakkımız yok muydu?
Eğer kötü bir ruh hâlindeyseniz, bu gayet normaldir; vakit kaybı gibi hissetmeyin. Bu, insan olduğumuzu gösterir. Sürekli eğlenemeyiz; biraz da olumsuz duyguları yaşayarak büyüyüp olgunlaşacağız.
Sevgili okuyucu, sen neler düşünüyorsun bu konu hakkında? Böyle deneyimlerin oldu mu hiç? Aşağıdaki yorumlar kısmında yaşadığın zorlukları ve yolculuğunu paylaşarak, bu yolda tek olmadığımızı hissettirmiş olursun. Lütfen çekinmeden deneyimlerini bizimle paylaş.
Kendine iyi bak, sevgili okuyucu. Bir sonraki yazımda görüşmek dileğiyle, şimdilik hoşça kal…
[1] https://bitely.co/blog/what-is-duck-syndrome
[2] https://psychiatryonline.org/doi/10.1176/appi.pn.2018.9b22





